Banu Gürbüz tarafından yazıldı. Pazartesi, 08 Kasım 2010 21:54
![]() |
![]() |
Önce 3 ay çalışıp sonra tatil yapabiliyorsunuz. Yine de farklı kültürden yeni insanlarla tanışmak, orada yaşamaya alışmak, yeni yerler görmek çok farklı ve eğlenceli bir deneyimdi.
![]() |
||
![]() |
Zamanın bu kadar çabuk geçebiliceğini de hiç düşünmemiştim. Eylül ayı gelmiş, ayın altısından sonra herkes yavaş yavaş işlerini bırakmaya başlamış, yaz sezonunun da sonlarına gelmiştik ve en güzeli de tatil zamanı gelmişti. Kimseyi tanımadan tek gelmiştim ama orada tanışabiliceğim en tatlı ikiliyle, iki sıkı dostla karşılaştım. Berke ve Cem. İkisinin sayesinde hayatımın en eğlenceli, en keyifli tatilini geçirdim. Dönüş tarihlerimizin uyması da en güzel tesadüftü. Tatil planımızı yaptık, araba kiraladık ilk önce Chicago sonra da NY City'e geçmeye karar verdik.
Chicago'ya giderken 2 arkadaşımız daha eşlik etti bize. En sonunda beklenen an gelmiş yola çıkmıştık. Berke'nin farkettirmeden önde oturan arkadaşın taklidini yapması arada Cem'le beni gülme krizine soksa da ona güldüğümüzü yolun sonuna kadar farkettirmedik. Bu benim için baya zor oldu ama. İnanılmaz bir taklit yeteneği var Berke'nin.. Trafiği görünce Chicago'ya geldiğimizi anladım.
Üç ay boyunca Wisconsin Dells gibi özellikle de İstanbul gibi bir şehirle kıyaslayınca çok da trafiği olmayan bir yerde yaşayınca trafiğin sıkışması ilginç bir durum haline gelebiliyor.
![]() |
![]() |
![]() |
Başlangıçta hep abartıldığını düşünmüştüm ama gerçekten hayatımda ilk kez bu kadar çok gökdeleni bir arada gördüm. Arabayı hemen en uygun yere park edip Sears Tower'ı görmeye gittik. Bu bina Kuzey Amerika'nın en yüksek, dünyanın da en yüksek üçüncü gökdeleni. Etrafı Franklin Bulvarı ve Adams Caddesi'yle çevrili. İçinde 110 kat ve 100'den fazla asansör var. Bize verdikleri broşürden aklımda kalanlar bunlar. Asansöre bindiğimizde en üst kata çıkmanın bu kadar kısa süreceğini de tahmin etmemiştim. Sonunda asansörün kapısı açıldığında gördüğümüz manzara harikaydı. Chicago tüm büyüleyiciliğiyle karşımızdaydı. En heyecanlı kısmı da 442 metrelik yüksekte altında sadece cam olan bir balkondan şehre bakmaktı. O kadar yüksekten bastığınız yerin altında camdan başka birşey olmadığını görmek inanılmaz. Önce adım atmaya korkuyorsunuz ama sonrası çok eğlenceli. Bol bol fotoğraf çektik. Canım hiç ayrılmak istemedi ama zaman az gezilecek yer çoktu.
![]() |
![]() |
Ordan ayrıldık birşeyler atıştırdık sonra da yeniden gezmeye başladık. Sıra Milenium Park'ı görmeye gelmişti. İçeriye girdiğimizde biraz arka kısımda dünyaca ünlü starların konser verdikleri bir amfitiyatro vardı.
![]() |
Sonra da soluğu The Bean denilen ters bir fasulye şeklindeki dev aynanın yanında aldık. Bu aynaya baktığınızda etrafında gökdelenleri, bulutları görmek mümkün. Altından da geçebiliyorsunuz. Tüm çekebiliceğimiz kombinasyonları deneyerek yine bol bol fotoğraf çektik. Caddeleri yürüyerek dolaştık. O kadar çok oyalandık ki saatin ne kadar ilerlediğini farkına varamadık. Saat kaçtı hatırlamıyorum ama baya geç olmuştu. NY uçağımız sabah altıda olduğu için o geceyi havaalanında geçirecektik. Hava da çok soğumuştu. Bu yüzden Cem, Berke ve ben bu sefer üç kişi olarak Chicago O'hare hava alanının yolunu tuttuk. Diğer iki arkadaş yeniden Wis. Dells'e döndü. Neredeyse üç buçuk ay önce ilk defa bu hava alanında Amerika'ya ayak basmıştım. Ne kadar çabuk geçmişti zaman. Aklıma ilk geldiğim zamanki tedirginliğim geldi. Şimdiyse geçen zaman içinde ne kadar rahatladığımı hatta buraya alıştığımı farkettim yemekleri hariç tabi. Sabaha kadar uyumaya çalıştık. İnternetten aceleyle aldığımız biletlerimiz, benim hiç bir yere sığdıramadığım fotoğraf makinelerim, Cem'in olması gerekenden fazla ağır olan bavuluyla ilgili biraz sorun yaşasak da sonunda güvenlikten geçmeyi başardık. O kadar yorulmuştum ki uçtuğumuz süreyi hiç hatırlamıyorum. Uyumuşum iki saat boyunca.
![]() |
En sonunda NY La Guardia hava alanına indik. Uçaktan indik artık NY City'deydik ama ne kalıcağımız yer belliydi ne de nereye gidiceğimizi biliyorduk. Hiç bir plan yoktu aklımızda. Önce taksiyle hiç düşünmeden Uptown Manhattan'a gittik. Nedenini hala çözebilmiş değilim. Cem'in bir tanıdığına ulaşmayı denedik ulaştık da ama kendisi de yeni geldiği için çok da yardımcı olamadı bize. Aslında bilmeden Harlem'e yakın bir yerlere gelmiştik. Pek de güvenli gözükmüyordu. Filmlerdeki tipik zenci sokakları vardı etrafta. Hatta valizlerin yanına bir ara yaklaşan zenci dilenciyi görünce korktum biraz. Saat ilerlemiş ve biz hala boş bir hostel bulamamıştık. Otellerin fiyatları da inanılmaz pahalıydı. Bir ara araba kiralayıp onunla gezmeyi ve içinde kalmayı bile düşündük ama aramızdaki tek doğru dürüst araba kullanan Berke'ydi. O da bizden daha erken ayrılacaktı şehirden. O yüzden pek de mantıklı gelmedi bu fikir. Tatilin Chicago kısmı oldukça sakin ve güvenli geçmişti. Şimdi ise Harlem'e yakın bir yerde elimizde valizler hala kalıcak yerimiz yoktu. Berke herşeye rağmen paraya kıyıp orada bir geceliğine bir otel bulma ve internetten hostel aramada ısrar ederken Cem taksiyle başka bir yere geçmemiz, şansımızı orada denememiz gerektiğini düşünüyordu. Tam anlamıyla ikisinin arasında kaldım. Esas macera ve hareketlilik bundan sonra başladı.
Çok anlattım çok konuştum yine, günlüğün geri kalan kısmıyla haftaya görüşmek üzere.
![]() |
![]() |
|
![]() |
![]() |



















