Semih Çelik tarafından yazıldı. Cumartesi, 10 Nisan 2010 16:01
![]() |
İbrahim Refik, kültür ve yazın dünyamızı yakından takip edenlerin aşina oldukları bir isimdir. Muhtelif dergi ve gazetelerde birçok deneme ve araştırma yazıları kaleme alan, yurt içi ve yurt dışında 500’den fazla konferans ve seminer veren, Osmanlı tarihi, yakın tarih, biyografi, hatırat, medya ve kişisel gelişim sahalarında yayımlanmış 40’tan fazla kitabı bulunan İbrahim Refik, oldukça üretken ve çok yönlü bir yazarımızdır.
BİR MEDENİYETİ YORUMLAMAK
Muhtelif yayınlarda birçok deneme ve araştırma yazıları kaleme alan, yurt içi ve yurt dışında 500'e yakın konferans ve seminer veren, halen kalemle kelam arası yolculuğunu sürdüren araştırmacı yazar Sayın İbrahim Refik... Hocam, söyleşimize hoş geldiniz.
Hoş bulduk. Teşekkür ediyorum.
Açıkçası farkında olduğumuzu söyleyemeyiz. Büyük bir oryantalist olan Anna Masala’nın Türkler hakkında çok güzel ama biraz acı ve anlam itibarıyla da kitap kadar değerli bir sözü var: “Siz Türkler hazine sandığının üzerinde oturan dilencilere benziyorsunuz. Öyle dilenciler ki oturmuşsunuz bir hazine sandığının üzerine ama neyin üzerine oturduğunuzun da farkında değilsiniz. Açmışsınız elinizi Batı’ya Batı’dan kültür, medeniyet ve para dileniyorsunuz. Oysa sizin kendi kültürünüzden, inançlarınızdan, geleneklerinizden hakeza tarihinizden kaynaklanan muhteşem bir mirasınız var.”.
Dolayısıyla o hazine sandığını açmak yerine Batı’dan bunları dilendikçe doğru yolu bulmamız bence çok zor. Bir yazar dostumun bana çok acı gelen bir anekdotunu anlatayım. Sevgili dostum genç arkadaşlara tarih şuuru aşılama adına onlara uzun uzun Fatih’i anlatıyor. Bir müddet sonra arka sıralardan bir delikanlı elini kaldırıp “Efendim bir şey sorabilir miyim?” diyor. Yazar dostum da “Buyurun, sorabilirsiniz.” deyince çocuk kalkıp aynen şunları söylüyor: “Efendim bize deminden beri Fatih’i anlatıyorsunuz fakat benim anlayamadığım bu bahsettiğiniz Fatih, Fatih Terim mi?”. Bence bu ciddi bir kırılma noktasıdır. Bu örnek bize tarihimizi anlayamadığımızı, onun gücünden istifade edemediğimizi, sadece popüler kültürle yetiştiğimizden dolayı elimizdeki bu büyük mirası değerlendiremediğimizi gösteriyor.
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu 2005 yılında Türk Dil Kurumu’nda yaptığı bir konuşmada şöyle demişti: “Biz geçmişimizle övünmüyoruz, onlara layık olmaya çalışıyoruz.”. Ben de millet olarak sizin de düşündüğünüz gibi tarih ve medeniyet mirasımızın tam anlamıyla hakkını veremediğimiz kanısındayım. Sizce milletimizin “Büyük Uyanış”ı için neler yapmalıyız hocam?
Önemli bir Batılı tarihçi ile bir yazar dostumuz bir araya geldiğinde bu yazar dostumuz Batılı tarihçiye şöyle bir soru yöneltiyor: “Siz bizim görkemli geçmişimizi bilen bir insansınız ve şu anda ülkemizin halini de görüyorsunuz. Peki, bizde neyi eksik buluyorsunuz?”. Bu soru karşısında Batılı tarihçi şu cevabı veriyor: “Tarihinizi yeterince bilmiyorsunuz ve heyecanınızı kaybetmişsiniz.”. Aslında bunların ikisi de birbirleriyle bağlantılıdır. Çünkü tarihinizi bilmezseniz heyecanınızı da kaybedersiniz. Yani bu noktadan baktığınızda tarihsiz bir millet olmaz. Biz bir Afrika kabilesi değiliz. Görkemli bir medeniyet mirasımız var. O mirası tekrar ihya edebilirsek, nitelikli insan gücünü tekrar hayata geçirebilirsek zannediyorum ki meseleyi de kökünden halletmiş oluruz.
Peki hocam, bir başka soruya geçelim. Osmanlı Devleti, hoşgörülü İslam anlayışı ve başarılı iskân politikası sayesinde yüzyıllarca geniş bir coğrafyada farklı etnik grupları ve onlarca milleti, sulh ve sükûn içinde idare etmiştir. Üç dine ve sayısız mezhebe mensup milyonlarca insan asırlar boyu barış içinde yaşamıştır. Bu anlayış günümüzde sıklıkla aranan bir umut ışığı haline gelmiştir. Hocam, bugün Kafkasya’nın, Balkanlar’ın ve Orta Doğu’nun durumunu düşündüğümüzde dünya yeni bir Osmanlı’ya muhtaç diyebilir miyiz?
Çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz. Zaten bu mesele şu anda bütün tarihçilerin ittifak ettiği bir meseledir. Çünkü Osmanlı Devleti multi-kültürel yönüyle gerçekten örnek alınabilecek bir modeldir. Osmanlı Devleti’nin hinterlandındaki coğrafyaya baktığınızda görkemli bir medeniyetin varlığını da göreceksiniz. Bir ülkeyi fethedebilirsiniz ama orada kalıcı olmak çok zordur. Herhangi bir coğrafyada kalıcı olmanın sırrı yürek fethinde gizlidir. Bugün Kuzey Afrika’ya gittiğinizde insanlar boyunlarına muska diye Osmanlı parası takıyorlarsa, bugün Arnavutluk’a gittiğinizde insanlar yemin ederken “Yalan söylüyorsam Türk olmayayım.” diyorlarsa, daha düne kadar Hollanda Ticaret Odası’nda karar alınırken oyların eşit çıkması durumunda oda başkanı “İçinizde Osmanlı’yla alışveriş yapan var mı?” diyorsa ve Osmanlı’yla alışveriş yaptığını söyleyen üyelerin oyu prestijli oy sayılıp, iki oy yerine geçerek alınacak kararı etkileyebiliyorsa bunlar arkada bıraktığınız izlerden dolayıdır. Tüm bunları özetlemek gerekirse şunu ifade etmem lazım; 72 milleti bir arada tutmak bugünün teknolojik şartlarında bile gerçekten çok zordur. Şöyle bir örnek verebilirim; mesela Osmanlı coğrafyası içerisinde merkeze uzak bir ülke olan Cezayir’i ele alalım. Cezayir’de bir isyan çıktığını düşünün. O günkü teknolojik şartlarda bu isyanı haber almanız bir-iki ay sürer. İsyanı bastırmak için hazırlık yapmanız da bir-iki ay sürer. Cezayir’e gitmeniz de bir-iki ay sürer. Etti mi size altı ay! İsyanın çıkışından altı ay sonra Cezayir’e gittiğinizde orada artık ne isyan kalır ne de huzurlu bir ülke… Peki, ne yapmanız gerekiyor? Yani Kafkaslar’daki Çerkezler’den tutun da Arabistan’daki Berberiler’e kadar ülkenizde yaşayan farklı milletlerden ve etnik gruplardan olan insanları nasıl memnun edebilirsiniz? İşte bunun temel kriterine adalet diyoruz. Osmanlı arşivlerinde uzun yıllar çalışan bir Japon araştırmacı var. Bir gün bizim arşiv görevlimiz ona “Allah aşkına, yıllardır her sabah arşiv açılınca gelir, akşam geç saatlere kadar çalışırsın. Ne buluyorsun burada?” diye sorunca o çekik gözlü adam kafasını kaldırır ve tek bir kelime söyler: “Adalet”. Bu muhteşem bir şeydir… İstanbul’a gelenlere şunu öneriyorum; İstanbul’a Anadolu yakasından geldiklerinde Topkapı Sarayı’na dikkatle baksınlar. Çok ilginç bir saraydır. Haddizatında bu yapıya saray bile denemez. Batılı derebeylerin saraylarıyla kıyaslandığında son derece mütevazı, yeşillikler içersinde, pırıl pırıl bir yapıdır. İlk olarak büyük bir kule dikkatinizi çeker ve hemen gözünüze çarpar. Zaten orası kasten yapılmıştır. Bu kule Kubbealtı vezirlerinin adalet mekanizmasını gerçekleştirdikleri mekândır. Adı da Adalet Kulesi’dir. Yani adalet kavramı Osmanlı’yla sembol olduğundan dolayı bu kule de özellikle göze batması için yapılmış ve bu isimle anılmıştır. Bu konuyla alakalı son bir örnek vereyim. Anlatacağım bu olay Osmanlı’nın merkeze uzak coğrafyalarda nasıl ayakta kaldığının ilginç bir öyküsüdür. Aslen Arnavut olan Mısır beylerbeyi Deli Hüsrev Paşa’nın hikâyesi… Deli Hüsrev Paşa Mısır’a beylerbeyi olduğunda gerçekten de unvanına yakışır bir şekilde deli gibi çalışmıştır. İstanbul’a yani devletin merkezine kendinden önceki beylerbeyinden çok daha fazla vergi göndermiştir. Bu olayı günümüz şartlarında düşünelim. Bir defterdar Maliye Bakanlığı’na kendinden önceki defterdardan daha fazla vergi götürürse ne olur? Maliye Bakanı o defterdarı televizyonlara çıkarır, insanlara tanıtır ve ödüllendirir. Çünkü o kişi devlete kendinden öncekinden daha fazla para kazandırmıştır. Bakın Osmanlı farkı burada başlar. Osmanlı bu fazla paranın gelmesinden hemen sonra yazışmalar başlatır: “Senden önceki beylerbeyi şu kadar para göndermişti. Sen ondan fazla gönderdiğine göre bu parayı nasıl topladın? Yani bu parayı halka zulmederek mi aldın?”. Bu sorular üzerine Deli Hüsrev Paşa’dan çok mantıklı cevaplar gelir: “Benden önceki beylerbeyi döneminde ciddi yatırımlar vardı ve bu yatırımlar benim dönemimde bitti. Ayrıca bu sene Nil çok bereketliydi, çok ürün oldu. Dolayısıyla vergi artışı bu nedenlerden kaynaklanmaktadır.”. Fakat Osmanlı bu mantıklı cevaplarla yetinmez; bölgeye hemen müfettişler gönderir. Müfettişler gidip araştırmalarını yaparlar ve gerçekten Deli Hüsrev Paşa’nın dediklerinin doğru olduğunu tespit ederler ama çok ilginçtir ki bundan sonra Deli Hüsrev Paşa’nın ikbâli idbâra döner. Görevden alınır ve toplanan fazla vergi halka dağıtılmak üzere geri iade edilir. İşte bakın kalıcı olmak böyle bir şeydir. Aynı mantığı Balkanlar’da da görebilirsiniz. Mesela Macar İlimler Akademisi uzun yıllar süren bir araştırma yapıyor ve Osmanlı’nın o günkü Macaristan topraklarında kaldığı müddetçe ne kadar vergi topladığını hesaplıyor. Kaba tabirle kendilerinin ne kadar sömürüldüğünü hesaplıyorlar. Karşılarına yaklaşık 7 milyon altın gibi bir rakam çıkıyor. Aynı araştırmada Osmanlı’nın o günkü Macaristan topraklarında kaldığı müddetçe ne kadar yatırım yaptığı da hesaplanıyor. Sonuç ne çıkıyor biliyor musunuz? Yaklaşık 21 milyon altın. Yani topladığı verginin üç katını o topraklara yatırım olarak geri vermiş. Böyle yaparsanız elbette ki kalıcı olur ve insanların yüreklerini kazanırsınız. İşte yürek fethinin mantığı budur.
Başka bir deyişle verdiğinin üçte birini almış.
Evet.
Hocam, Osmanlı Devleti âleme nizam vermiş, sizin de söylediğiniz gibi dünyaya adalet, huzur ve hoşgörü dağıtmış, sosyal, siyasi ve iktisadi sistemini insanları sömürmek üzerine kurmamış bir devlettir. Ayrıca Osmanlı Devleti tarihte yıkılması en uzun süren devlettir. Bunun üzerinde ciddiyetle durulması gereken çok önemli bir konu olduğunu düşünüyorum. Hocam, Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecini hazırlayan koşullar nelerdi, Osmanlı Devleti’nin fikren ve fiilen yıkılması nasıl gerçekleşti?
Bu soruyla değişik yerlerde karşı karşıya kalıyorum. Hatta bazı yerlerde şöyle sorularla da karşılaşıyorum: “Madem Osmanlı Devleti böylesine mükemmel bir devletti; o halde neden yıkıldı?”. Bu tip sorular doğru sorular değildir. Çünkü insanlar gibi devletlerin de belli bir ömürleri vardır. İnsanlar nasıl doğar, büyür ve ölürlerse devletler de doğar, gelişir, büyür ve yıkılırlar. Önemli olan yıkıldıktan sonra arkada kalan miras meselesidir. Nasıl ki ay, dolunay olduktan sonra tabiî olarak küçülmeye başlıyorsa Osmanlı Devleti de bu süreci aynı şekilde yaşamıştır. Asıl önemli olan Osmanlı Devleti’nin arkasında ne tür bir miras bıraktığıdır. İşte o noktadan baktığımızda gerçekten gurur duyabileceğimiz şeyler buluruz. Unutmayalım ki, yıkılma tabiî bir süreçtir. Bu konuda tarihçilerin de ilginç tespitleri vardır. Tarihçiler, Osmanlı’nın yıkılışı gelişmesinden daha muhteşemdir derler. Çünkü Osmanlı Devleti Batılı sömürgecilere karşı bütün İslam dünyasını tek başına sırtlayan bir devlettir. O noktadan bakıldığında ve o dönemin zor şartları düşünüldüğünde bunun gerçekten çok büyük bir olay olduğu anlaşılacaktır.
Osmanlı Devleti’nin yıkılması bile asırlar sürmüştür.
Haklısınız, yıkılması bile asırlar sürmüştür. Mesela Prof. Dr. İlber Ortaylı kitaplarından bir tanesini şöyle isimlendirir: İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. İlk bakıldığında bu başlık biraz çelişkili gibi geliyor çünkü bütün yüzyıllar eşittir ama musibet zamanı uzun olur mantığıyla düşündüğünüzde ne kadar doğru bir söz olduğunu da anlarsınız. Hele Osmanlı’nın son asrındaki Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve Çanakkale Savaşı’nı düşündüğünüzde hakikaten musibetlerin sağanak sağanak yağdığını da görürsünüz. Osmanlı Devleti bu savaşlarda çok nitelikli bir tabakasını kaybetmiştir. Tüm bunlara direnç göstermek gerçekten çok zordur ama Osmanlı Devleti bu işi uzun yıllar alnının hakkıyla verebilmiştir. Bu bakımdan da tarihte örneği olmayan bir devlet olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Hocam, gelelim Osmanlı ile beraber önemini yitiren hatta kaybolan ilimlere ve sanatlara… Örneğin ilm-i sima. Yani günümüzdeki ismiyle fizyonomi. İnsanların suratına ve yüz hatlarına bakarak zekâsı ve karakteri hakkında yüzde üç ila beş sapma arasında fikir sahibi olabilmek. Maalesef ilm-i sima artık Osmanlı tarihini anlatan kitapların tozlu sayfalarında kaldı ve tabiî bunun yanında hat, ebru, çini, minyatür gibi onlarca sanat dalı Osmanlı ile beraber yavaş yavaş kaybolmaya başladı.
Bu konuyla ilgili kısa bir hikâye anlatmak istiyorum hocam. Sultan II. Mustafa’nın hat hocası meşhur Hattat Hafız Osman’dır. Sultan, Hattat Osman ile çalışırken hocasına çok hürmet edermiş. Bir gün yine hürmet ile hocasının hokkasını tutarken yapılan hattın güzelliği karşısında coşkuya kapılmış ve şöyle demiş: “Artık bir Hattat Osman daha yetişmez.”. Büyük Hattat Hafız Osman da “Efendimiz gibi hocasının hokkasını tutan padişahlar oldukça daha çok Hattat Osmanlar yetişir.” diye cevap vermiş.
Maalesef artık ne Sultan II. Mustafa gibi yüksek tevazu sahibi insanlar ne de Hattat Hafız Osmanlar gibi işinin ehli ustalar yetişiyor. Hocam, Osmanlı’dan sonra kaybolan bu güzel manevi duygular, onlarca ilim ve sanat dalı kültürümüz için büyük bir boşluk yaratmıyor mu?
Elbette yaratıyor. Türkiye için şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki son asırda maruz kaldığımız kırılmalardan bir tanesi hatta en önemlisi tarih kırılmasıdır ve bu kırılma gerçekten çok ciddi bir olaydır. O noktadan bakarak çarpıcı olduğuna inandığım şu misali vereyim, ardından da sorunuzun diğer bölümüne geçeceğim. Yakın dönemde yaşanmış ilginç bir olay anlatmışlardı. Ünlü bir plak şirketinin sahibi, besteci Erol Sayan’dan bir beste talep ediyor. Erol Sayan da çalışıyor ve güzel bir beste ortaya çıkarıyor. Daha sonra bir araya geldiklerinde Erol Sayan besteyi dinletiyor ve plak şirketinin sahibi besteyi çok beğeniyor. Ücretini takdim ettikten sonra da aynen şu soruyu yöneltiyor: “Peki, bu güzel bestenin güftesi kime ait?”. Erol Sayan “Efendim, bu güfte Yunus Emre’nindir.” deyince o meşhur adam şu soruyu soruyor: “Peki, kendisini niye çağırmadınız? Onun da telif ücretini ödeyelim.”. Bu olay gerçekten ciddi bir kırılma yaşadığımızın çarpıcı bir örneğidir. Osmanlı’yı büyük yapan şeylerden bir tanesi de nedir biliyor musunuz? Örneğin Fatih Sultan Mehmet denildiği zaman onu hemen İstanbul’un fethiyle özdeşleştirirsiniz ama bence asıl önemli olan İstanbul’un fethinden sonra yapılanlardır. Çünkü İstanbul’u İstanbul yapmak kolay bir şey değildir. Bunu yapabilecek anlayışa sahip olmak gerçekten çok önemlidir. Dünyanın dört bir yanındaki bütün bilim ve kültür adamlarını ülkenize davet ediyorsunuz. Attığı her adım başına altın seriyorsunuz. Sanatın ve ilmin değerini vermek ufku açık insanların yapabileceği bir şeydir. Son asırda maalesef bunu göremiyoruz. Dolayısıyla kaliteli yazarlar, bilim adamları ve sanatkârlar çıkartamıyoruz. Mimar Sinan’ı Kanuni’yle birlikte düşünmeniz lazım. Kanuni varsa Mimar Sinan vardır. Mesela İstanbul’u gezerseniz muhteşem yalılar görürsünüz. İnsanlar o yalıları aynı zamanda okul olarak kullanmışlardır. O yalıların bir odasında muhakkak bir hattat vardır. Dolayısıyla o hattat hiçbir zaman geçim sıkıntısı çekmez. Geçim sıkıntısı çekmediği için de kendini sadece sanatına verir. İşte o zaman böylesine muhteşem eserler de rahatlıkla ortaya çıkar.
Peki hocam, bir başka soruya geçelim. Sömürgeciliğin en yaygın olduğu zamanda bile denge siyaseti izleyerek Osmanlı Devleti’nin bir karış toprağını dahi vermeyen, Batılılar’ın entrikalarına karşı 33 yıl aralıksız mücadele eden Abdülhamid Han’a, gayelerine vasıl olamayan Batılılar tarafından akla hayale gelmedik iftiralar atılmıştır. Fransız yazar Albert Vandal’ın “Le Sultan Rouge” yani Kızıl Sultan ve Osmanlı düşmanı İngiliz Başbakanı Glodstone’un “The Great Criminal” yani Büyük Cani yakıştırmaları devrin kıblesi Batı’ya ayarlı yerli aydınları tarafından beğenilerek benimsenmiş ve kullanılmıştır.
Üstat Necip Fazıl’ın “Bülbüllere emir var: lisan öğren vakvaktan; / Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!” mısralarında kastettiği gibi zannediyorum ki bazen tarihimizi yanlış kişilerden ve yanlış biçimde dinliyoruz. Hocam, Abdülhamid Han hakkında bize biraz bilgi verir misiniz?
Abdülhamid Han çok ciddi ideolojik baskılara maruz kalmış talihsiz insanlardan bir tanesidir. Her yerde vurguladığım gibi tarih bir ideoloji değil bir disiplindir. Bence tüm ön yargılarımızdan arınmış olarak Abdülhamid Han’a bakmalıyız. Batı dünyasında gerçekten objektif bakışları yakalayabiliyoruz ama Türkiye de hâlâ bu hususta ciddi problemlerimiz var. Abdülhamid Han’a bu yönden baktığımızda onun gerçek bir siyaset dâhisi olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı Devleti’ni tam da kırılma döneminde yaklaşık 33 sene böylesine muhteşem bir şekilde idare edebilmek gerçekten kolay bir iş değildir. Zaten İttihatçılar da Abdülhamid Han’ı tahttan indirdikten sonra ne kadar büyük bir hata yaptıklarını anlamışlardır.
Örneğin Rıza Tevfik ve Süleyman Nazif pişmanlıklarını daha sonraki yıllarda şiirlerinde bile dile getiriyorlar.
Çünkü devleti yönetmeyi kolay bir iş zannetmişlerdir ama zamanla tabiî ki gerçeği de görmüşlerdir. Mesela çarpıcı bir örnek vereyim. Avusturya büyükelçisi bir gün Babıâli yetkilileriyle görüşme yapar. Aynı gün Abdülhamid Han’la da görüşür. Yaptığı görüşmeleri hatıratında şu ibretli sözlerle ifade eder: “Babıâli yetkilileriyle görüştüm. Hepsi önlerini göremeyecek kadar kısır görüşlü insanlardı. Ardından Abdülhamid Han’la görüştüm. Ufku muazzam geniş bir insandı. Babıâli ile Abdülhamid Han arasındaki bu ufuk farkı ileride ciddi çatışmalara sebep olacaktır. Avusturya Devleti olarak bundan istifade etmeliyiz.”. Bu örnekten de anlayabileceğimiz gibi Abdülhamid Han’ın talihsizliği onun muhteşem ufkunu anlayabilecek kurmaylardan yoksun olmasıdır. Dolayısıyla ideallerini gerçekleştirebilecek bir taban bulamamıştır ama buna rağmen 33 senede yaptıkları gerçekten akıl alacak gibi değildir. Örneğin Osmanlı Devleti’nde eğitime en fazla yatırım yapan padişah olarak Fatih Sultan Mehmet’i açık ara bir tarafa koyabiliriz ama Fatih’ten sonra eğitim sistemi ciddi bir ihmale uğramıştır. Abdülhamid Han bunu çok iyi fark etmiştir. Arka arkaya açtığı üniversitelerle bu açığı kapatmaya çalışmıştır ki Cumhuriyetimizin bütün kurmay kadrosu Abdülhamid Han’ın açtığı okullarda yetişmiştir. Ne yazık ki ömrü onların meyvesini görmeye vefa etmemiştir.
Dönemin İngiltere Hariciye Nazırı Sir Edward Grey’in Abdülhamid Han’ın vefatını öğrendiği zaman: “Ne büyük kayıp! Hasmımdı ama onun ölümü ile diplomasi mesleği artık şevkini kaybetti.” şeklinde bir açıklaması var.
Evet, gerçekten doğru söylemiş.
19. yüzyılın ortalarına kadar dünyanın en büyük şehri kabul edilen Osmanlı Devleti’nin payitahttı, iki kıta üzerine kurulu tek şehir: İstanbul… Ezan sesleri, türbeleri, mahalleleri, sokakları, medreseleri, sebilleri kısaca her şeyi ile Türk ruhunun en iyi şekilde hissedildiği, Türk kültürünün âdeta tecessüm etmiş bir şekilde ortaya çıktığı şehir. Divan şiirimizin zirve isimlerinden Nedim’in “Bu şehr-i Sitanbul ki bi-misl ü behâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır” diyerek bir taşını bütün İran ülkesine denk tuttuğu şehir… Hocam, bize biraz fetih hadisesinden ve Osmanlı Devleti’nin payitahtından yani İstanbul’dan bahseder misiniz?
Bildiğiniz gibi her sene 29 Mayıs’ta fetih kutlamaları yapıyoruz. Açıkçası bu işi biraz da âdet yerini bulsun diye yapıyoruz. Hâlbuki Fatih Sultan Mehmet çağ açıp çağ kapatan bir insandır. Bunu normal bir olay olarak kabul eder hale geldik. Meseleyi derin düşündüğümüzde hiç de normal bir olay olmadığını anlayacağız. Yazar dostlarımdan biri Fatih’in güzel bir portresini talebelerine göstererek “Çocuklar burada ciddi bir suistimal var. Bu portrede ne görüyorsunuz?” diyor. Çocuklardan herhangi bir cevap gelmeyince yazar dostum “Bu portrede kaç yaşlarında bir insan gözüküyor?” diye soruyor. Portreye baktığınızda yaklaşık kırk yaşlarında olgun bir insan görüyorsunuz. O zaman kafanızda şöyle bir şablon oluşuyor; kırk yaşlarında, olgunlaşmış, devlet tecrübesi olan biri elbette İstanbul’u fethedebilir. Oysaki bu işi yapan kişi 21 yaşında! Affedersiniz ama çağımızda 21 yaşındaki birinin şahsiyeti bile henüz yerine oturmuyor fakat Fatih Sultan Mehmet daha 21 yaşındayken muazzam bir ufukla, muhteşem bir enerjiyle ve çağın teknolojisini de kullanarak akıl almaz işler yapabiliyor. Tabiî ki genç yaşta da tüm bunları gerçekleştirmek mümkündür ama fetihten sonra İstanbul’u bir dünya başkenti yapmak apayrı bir olgudur. Düşünün; dünyanın dört bir yanındaki bütün kaymak tabakayı topluyorsunuz. Gerçekten de herkesin gıpta edeceği bir İstanbul meydana getirmek için uğraşıyorsunuz. Üstelik Fatih’ten sonra gelen padişahlara baktığınızda da İstanbul’un gerçekten rafine bir kültürün taşıyıcısı olan muhteşem bir şehir olduğunu göreceksiniz. İlginçtir ki İstanbul’un kendine has hayat üslubu İstanbul kültürünü de oluşturmuştur. Mesela Arap mimarisinin kısa ve küt mabet mimarisi alınmış, harikulade ince bir yapıt olan Süleymaniye gibi eserler ortaya çıkartılmıştır. “Manara” kelimesi alınmış, İstanbul lehçesine uydurulmuş ve “minare” şekline dönüştürülmüştür. Farsça’dan “lala” kelimesini alınmış, harikulade inceltmiş ve “lale” şekline dönüştürülmüştür. Hatta bir devre ismini vermiştir ve o devri şenlendirmiştir. Dolayısıyla İstanbul hakikaten çok muhteşem bir şehirdir.
Nihat Sami Banarlı’nın hatıratlarından bir tanesinde son dönem İstanbullularının bile bir insanın hata yapması ya da uygunsuz bir davranış göstermesi durumunda kullandıkları şöyle bir sözden bahseder: “Başka İstanbul yok!”. Yani sen bu İstanbul’da terbiye ve ıslah olamazsan başka hiçbir yerde olamazsın anlamında kullanılan bir sözdür. Düşünün; öyle bir kent, öyle bir kültür ki insanı sokağıyla, eviyle, bahçesiyle kısacası her şeyiyle ihya ediyor. İnsanı insan yapıyor. Tarihte bu konuda ikinci bir örnek göstermek gerçekten çok zordur.
Bahsettiğiniz söz günümüzde de âdeta bir atasözü gibi halk arasında sıklıkla kullanılır.
Tabiî haklısınız.
Hocam, gelelim bilinmeyen Osmanlı’ya… Sizin de kitaplarınızda sıklıkla bahsettiğiniz bir konu. Osmanlı Devleti, 3 kıtada 37 milleti tek bayrak altında toplamış; adalet, huzur ve dirayet üzerine kurduğu düzeni ile dünyanın en uzun ömürlü devleti olmuştur lakin son yıllarda yapılan araştırmalar ve gün ışığına çıkan belgeler Osmanlı Devleti’nin 3 kıtada değil 4 kıtada kerim devlet olduğunu gösteriyor. Çünkü II. Selim devrinde yapılan Sumatra seferleriyle Osmanlı Devleti’nin sınırları Avustralya’ya kadar uzanıyordu. Tabiî böyle araştırmalar devam ettikçe tarihin tozlu kalmış sayfaları biraz daha aydınlanacak. Hocam, bu bağlamda bilinmeyen Osmanlı’dan biraz bahseder misiniz?
Şu anda Osmanlı Devleti ne kadar biliniyor derseniz size çok az biliniyor demem gerekir. Niçin çok az biliniyor? Arşivlerimizin büyük bir kısmı açılmış olsa bile tasnifi tamamlanamadığından dolayı Osmanlı’yı tam anlamıyla araştıramıyoruz. Bunu bütün tarihçiler itiraf ediyorlar. Uluslararası çapta ün sahibi olan Halil İnalcık ve İlber Ortaylı gibi tarihçilerimiz yeni yeni araştırmalarla bu açığı kapatmaya uğraşıyorlar. Batılılar “Osmanlı tarihi anlaşılmadan dünya tarihi anlaşılamaz.” diyerek çok önemli bir itirafta bulunmuşlardır. Bu noktaya gelebilmek kuşkusuz çok önemlidir ve yine Batılılar’ın kabul ettikleri çok önemli bir gerçek daha var: Osmanlı Devleti son keşfedilen kıtadır. Bugün dünyanın bütün üniversitelerinde arka arkaya Osmanlı kürsüleri açılıyor. Demin de bahsettiğim Osmanlı arşivlerinde ağırlıklı olarak Amerikalı, İsrailli ve Japon araştırmacılar var. Bunlar Osmanlı arşivlerine sadece büyük bir medeniyetin izlerini görmek için gelmiyorlar. Bilhassa Amerikalılar’ın Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki hırçın milletleri nasıl bir arada tuttuğu ve Orta Doğu’da uzun yıllar süren huzur ortamını nasıl sağladığına dair ciddi araştırmaları var. Osmanlı arşivlerinde harıl harıl bu soruların cevaplarını bulmaya çalışıyorlar. Gerçekten de bu soruların cevaplarını bulabilirlerse dünya huzuru ve barışı adına çok önemli bir mesafe alacakları kanaatindeyim.
Biraz da Çanakkale Savaşı’ndan bahsedelim hocam. Yani çelik yağmuruna karşı yürek kalkanından… İnsanlık tarihi boyunca o güne kadar gerçekleşen yaklaşık 14 bin savaştan dünyanın gidişatını değiştiren en önemli savaşlardan biri olan, “Hasta Adam” olarak tabir ettikleri Osmanlı Devleti’nin son silkiniş hamlesini, tarih sahnesinden çekilirken yaptığı bu muhteşem finali biraz anlatır mısınız hocam?
Çanakkale ile ilgili beş-on seneye kadar bir avuç eser vardı ama son birkaç senedir arka arkaya çok güzel eserler yayımlanmaya başlandı. Buna rağmen Çanakkale hâlâ bakirdir hâlâ bilinmeyen birçok yönleri vardır. Bilhassa Avustralya arşivleri, İngiliz arşivleri ve Fransız arşivlerine bakmamız gerekiyor. Genel hatları itibarıyla baktığınızda Çanakkale Savaşı, Balkan bozgunundan sonra bir daha ayağa kalkamaz denilen bir milletin gösterdiği son diriliş destanıdır, Osmanlı’nın son büyük zaferidir. Neticeleri itibarıyla düşündüğünüzde savaşı ortaya çıkaranların bile bu kadar büyük etkilere yol açabileceğini tahmin edemedikleri bir savaştır ki o etkilerden bir tanesi koskoca Çarlık Rusyası’nın tarih sahnesinden silinmesidir. Avustralya Devleti gibi savaşın ne anlama geldiğini bile bilmeden güle oynaya Çanakkale’ye gelen sömürgeci devletlerin, evlatlarını yavaş yavaş kaybettikten sonra akıllarını başlarına alıp “Biz kimin için savaşıyoruz?” demelerini sağlayan ve onlara özgürlük yolunu açan bir savaştır. Kendi açımızdan baktığımızda ise Çanakkale bizim namusumuzdur, gelecek nesillere armağan edebileceğimiz yüz akımızdır. Çanakkale’nin bedeli bize her açıdan çok pahalıya mal olsa da gurur duyabileceğimiz, evlatlarımıza miras olarak verebileceğimiz, nesilden nesile anlatabileceğimiz gerçekten çok görkemli bir zaferdir.
Bugün bu topraklar üzerinde yaşıyorsak bedeli Çanakkale’de ödendiği içindir.
Kesinlikle.
Çanakkale Savaşı, Anadolu toprağında nasıl tutunduğumuzu ve bundan sonra da nasıl tutunabileceğimizi anlatan önemli bir tarih dersiydi ve Türk milleti bu tarih dersini dillere destan bir başarıyla verdi. Çanakkale, bir destanın tarihe kanla yazılmasının öyküsü oldu. Çanakkale, bu topraklar için bu millet için bu bayrak için can veren iki yüz elli bin vatan evladının öyküsü oldu.
Hocam, şimdi bu kahramanlık öyküsünden ibretlik bazı kesitler sunalım, unutulmayan olaylardan ve hikâyelerden bahsedelim. Bize Çanakkale’nin ruh portresinden ve Çanakkale mucizesinin genel çerçevesinden bahseder misiniz?
Bunları anlatmak benim için gerçekten çok zor… Çünkü bu konuyla ilgili ne anlatırsam anlatayım muhakkak eksik kalan yanlar olacak. Yalnız şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bu milletin bazı ortak paydaları var. Peki, nedir bunlar? Mesela Girit’le alakalı ilginç bir hikâye anlatırlar. Yabancılar Girit’i satın almak istediklerinde büyükelçimiz çok dirayetli bir şekilde “Elbette satarız!” diyor. “Peki, fiyatı nedir?” dediklerinde ise “Aldığımız fiyata!” diyor. Aldığımız fiyat nedir? Kandır, gözyaşıdır… Çanakkale de öyledir gerçekten. Çanakkale bu milletin ortak paydasıdır ve her daim ruhundadır. Bakınız, şimdi de yakın geçmişe geleyim. Kıbrıs Barış Harekâtı gerçekleştirildikten sonra dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş eşini de yanına alarak gemi ile Kıbrıs’a gidiyor. Gemideyken kurmaylarından biri Turan Güneş’e “Efendim, evlatları Kıbrıs’ta şehit olmuş iki baba sizinle görüşmek istiyor.” deyince Turhan Güneş “Eyvah!” diyor. Hatıratından okuduğumuz kadarıyla Turan Güneş, bu iki adamın kendisine “Bizim evlatlarımız Türkiye’den buraya gelip eğlensinler diye mi Kıbrıs’ta şehit düştü?” demelerinden çekiniyor ama gemide olduğundan mecburen kabul etmek zorunda kalıyor ve “Bırakın, gelsinler.” diyor. Bir müddet sonra kapı açılıyor; içeriye iki ihtiyar giriyor ve girer girmez de Turan Güneş’in ellerini öpüp aynen şunu söylüyorlar: “Efendim, Allah sizden razı olsun. Sayenizde evlatlarımız şehit oldu.”. Bu muhteşem bir hadisedir. Başka ülkelerin insanlarının yaşamak için savaş verdiği bir dönemde ölmek için savaşa koşan zihniyet bu milleti millet yapan en önemli değerlerden biridir. Tarihte böyle bir nesil daha yoktur. Düşünün; çocuğunuzu bakkala bile gönderdiğinizde beş dakika geç kalması durumunda kalbiniz pür pür atar. Bir de evladını savaşa gönderirken sırtını sıvazlayan ve ölmeden geri dönmemesini söyleyen anneleri düşünün. Evladına “Sırtından vurulursan yani savaştan kaçarsan sana analık hakkımı helal etmem.” diyen anneleri düşünün. Tüm bunlar gerçekten de milletimize has özelliklerdir. Çanakkale Savaşı’ndaki bazı sahneleri tahayyül etmek gerçekten çok zordur. Çünkü Çanakkale Savaşı çok dar bir alanda yaklaşık bir milyon insanın toplandığı ve herkesin ecelini beklediği bir savaştır. Size bu konuyla ilgili ibretlik bir hikâye anlatayım. Düşman siperleri arasındaki mesafenin birkaç metre olduğu, çetin çarpışmaların yaşandığı, Çanakkale’nin âdeta kan koktuğu günlerden biri… Ön cephedekiler hücuma kalkıyorlar. Arka cephedekiler ise ellerinde silahlarıyla biraz sonra gelecek hücum komutunu bekliyorlar ve biliyorlar ki komut gelip de ileriye atıldıklarında bir daha geri dönemeyecekler. Herkes heyecanla hücum komutunu beklerken birlik komutanı askerlerine şöyle diyor: “Asker evlatlarım, Allah’ın huzuruna temiz ve abdestli çıkalım; Kelime-i Şahadet getirelim; teyemmüm yapalım.”. Herkes teyemmüm yapıyor ve tekrar heyecanla gelecek komutu beklemeye başlıyorlar fakat hücum komutu gecikiyor. Bunun üzerine komutan askerlerine dönüp aynen şunları söylüyor: “Asker evlatlarım, biraz sonra şehit olacağımız muhakkaktır. Buyurun kendi cenaze namazımızı kendimiz kılalım.”. Er kişi niyetine Allahuekber diyorlar ve gerçekten kendi cenaze namazlarını kendileri kılıyorlar. Düşünün; Çanakkale’de yaşanan buna benzer olayları neyle izah edebilirsiniz? Bunları anlatırken kelimeler yetersiz kalıyor… Bunları görsel formata dökemediğimiz müddetçe bazıları bizi hâlâ barbar diye yaftalayacaktır. Dolayısıyla bugünün gençlerine düşen görevlerden bir tanesi de bunların çok kaliteli bir şekilde görsel formata dökülmesidir.
Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki, Türk milleti Kurtuluş Savaşı’nı Çanakkale zaferinin tecrübesi ve güveni ile kazanmıştır.
Elbette, bunu kesin bir şekilde söyleyebiliriz. Neticede Kurtuluş Savaşı’nı yapan kurmaylar Çanakkale tecrübesinden geçmiştir.
Söyleşimize katıldığınız için çok teşekkür ederim hocam. Oldukça doyurucu bir sohbet oldu. Bizi Osmanlı tarihinin ana caddelerinden alıp ara sokaklarında gezdirdiniz.
Rica ederim.
NOT: Bu röportajın yayımlanmış halini incelemek için kişisel web sitemi ziyaret edebilirsiniz.
![]() |
İbrahim Refik ismini ilk kez ortaokul yıllarımda arkadaşlarımın bana okumam için ısrarla tavsiye ettikleri kitaplarından duymuştum. Tavsiyeler üzerine büyük külliyatını yavaş yavaş okumaya başladım. Ardından birkaç radyo programında kendisiyle yapılan sohbetlere denk gelmem ve lise son sınıfta bir konferansında dinleyici olarak bulunmam; daha sonrasında ise Sultanahmet’teki geleneksel Kitap ve Kültür Fuarı’ndaki ayaküstü sohbetler ve imzalı kitap koleksiyonuna kadar varan süreç… Yani bir yazarın okuyucu ve hayran kitlesi arasında ummandan katre misali naçizane bir yer alabilmenin küçük hikâyesi…
![]() |
Tabiî benim için bu hikâyenin en önemli aşaması son 5 yılımın “en önemli”lerinin vücuda geldiği Yavru Vatan’da oldu. Rüzgârlar beni şahadet parmağı Türkiye’yi işaret eden bu küçük adanın bütün kurak koşullarına(!) rağmen çölün ortasındaki bir vahaya benzettiğim Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne attığında ezelî ve ebedî edebiyat bestesinde cılız bir ses olabilmek için başladık çalışmaya... Ara sıra hatırlanmaktan ziyade hiç unutulmamak için araştırmaya, bol bol okumaya, kendimizi geliştirmeye ve kalıcı eserler ortaya koymaya başladık. Şiirler, makaleler, röportajlar, araştırma yazıları birbirini izledi. Derken bir gün bölümümüzün tanıtım broşüründe “Mezunlarımızın çalışabilecekleri alanlar çok geniştir: Hayatın ayrılmaz parçası olan ‘dil’in ve ‘edebiyat’ın söz konusu olduğu bütün alanlarda çalışabilirler; gazeteci, düzeltmen, programcı, metin yazarı, spiker, sunucu olabilir” ibaresini gördüm. İşte aradığım cümle buydu! O ana kadar belki de mezun olduktan sonra öğretmenlikten başka yapacak işim olmadığını düşünürken artık yapabileceklerimin sınırsızlığını keşfetmiştim. Bir televizyon programı yapma fikri bende işte bu cümleyi okuduktan sonra belirdi.
Hemen elime kâğıdı kalemi alıp gençliğimden çocukluğuma döndüm. Önümde örnek alabileceğim bir “Barış Manço modeli” vardı ve o modeli düşünerek başladım programın hazırlığını yapmaya. Bu hazırlık bana uykusuz geçen bir geceye mal oldu ama programın içeriğinden tarzına, dekorundan teknik ekibine kadar her şey artık önümdeki kâğıtlarda şekillenmişti. Konusunu konuğuna, dekorunu konusuna göre seçeceğim, soru-cevap şeklinde kurgulayacağım, süre sınırlaması olmayan, sadece tek konuk alacağım bir televizyon programı tasarlamıştım. Ertesi gün ilk işim İletişim Fakültesi’ndeki arkadaşlarıma konuyu anlatmak ve onların da desteğini almak oldu. Artık işin teknik kısmı da hallolmuştu.
Günlerce süren detaylı hazırlıklardan sonra artık programın ilk bölümünü çekmeye sıra gelmişti. İlk konuğumu Kıbrıs’tan ve ilk konumu da edebiyattan seçmem kaçınılmazdı. İlk konuğum Kıbrıslı Türk yazar Ayşen Dağlı ve ilk programımın konusu da “Kıbrıs Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış”tı. Günler öncesinden stüdyo hazırlandı, sorular yazıldı ve gerekli tüm teknik çalışmalar yapıldı ama o güne kadar benim ve ekibimin hiç hesaplamadığı bir sorunla karşılaştık; programa isim bulmamıştık! Bu programı tüm çalışma arkadaşlarımla beraber yeni doğmuş bir çocuk gibi bağrımıza basmıştık ama bu çocuğa isim vermediğimizi fark edememiştik. Programdan bir gün önce odamda bu zor sorunun cevabını bulabilmek için dönüp dolaştığım bir anda kütüphanemdeki bir kitap gözüme ilişti; İbrahim Refik’in Hayatın Renkleri isimli kitabı. Hani insanı bir baraj dolusu elektrikten daha fazla aydınlatan kitaplar vardır ya... Hani Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanının ilk cümlelerindeki gibi “Bir gün bir kitap okudum ve hayatım değişti” diyeceğiniz kitaplar vardır ya işte öyle bir kitap. Hayatımı değiştiren ve programıma ismini veren bir kitap…
Artık her şey hazırdı. Ertesi gün Ayşen Hanım’la randevulaştığımız saatte stüdyoda buluştuk. Bütün hazırlıklar günler öncesinden yapılmıştı zaten. Yönetmen arkadaşımın “üç, iki, bir, kayıt…” demesiyle birlikte Hayatın Renkleri’nin ilk rengini tuvale sürmüş olduk. Montaj, jenerik, seslendirme, kamera açısı, kadraj gibi kavramlar hayatıma girmişti artık.
Benim için en büyük mutluluk ise 2007-2008 akademik döneminde başkan yardımcılığını yaptığım Kültür ve Tarih Kulübü’nün düzenlediği bir konferans vesilesiyle değerli hocam İbrahim Refik’i üniversitemizde ağırlamış olmamız ve kendisiyle yani programıma ismini veren kitabın yazarıyla da Hayatın Renkleri’nin bir bölümünü çekmemiz oldu.
4 Aralık 2007 tarihinde ağırladığımız İbrahim Refik ile önce üniversitemizin Aktivite Merkezi Salonu’nda “Tarih ve Medeniyet Mirasımız” başlıklı bir konferans gerçekleştirdik. O gün salonda bulunan yaklaşık 200 kişi, 70 dakika süren konferans boyunca âdeta tarihe doydular. Konferanstan sonra ise stüdyoya girip “Osmanlı’yı Doğru Anlamak” başlıklı Hayatın Renkleri programını çektik. “Bir Medeniyeti Yorumlamak” başlığıyla okuduğunuz bu röportaj, aslında o programın deşifresidir. Bu röportaj daha sonra Niğde’de çıkan Akpınar Dergisi’nde de yayımlandı. (Bir Medeniyeti Yorumlamak, Akpınar Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Kasım-Aralık 2009, Yıl:4, Sayı:24, s. 22-31.)
İşte bir röportajın künyesi veya bir yazarın okuru ile bütünleşmesinin hikâyesi... Daha nice hikâyelerde ve yeni röportajlarda buluşabilmek dileğiyle...







